Şenol Diye Biri

Değişik bir arkadaşım var. Kendisinin adı Şenol. Denizlerde geçen bir ömrü olan Mr. Şenol’un karadaki hayatı epey bir eğlenceli.

Neredeyse yirmili yaşlarının başında başladığı denizcilik hayatının ilk zamanlarında stajerlik ve düşük ücretli çalışmalar ile geçti. Sonralarda kendini geliştirip kaptanlığa kadar çıkan merdiven basamaklarını çok hızlı geçti. Neredeyse otuz yaşına gelmişti ki Uzakyol Kaptan olarak artık çok yüksek maaşlara çalışarak harika yatırımlar yaptı. Fakat konumuz bu değil. Mr. Şenol’un gemide çalışmadığı kısıtlı zamanlarda başımızdan geçenler bahsimiz.

Artık Mr. Şenol aylık 7-8 bin dolar maaşlarla gemide çalışıyor ve yılın neredeyse 9-10 ayı gemide oluyordu. Geriye kalan 2-3 aylık dönemlerin bir ayı kadarı emlağa yatırım yaparak geçerken diğer zamanları ise İstanbul’da benim evimde geçiyordu.

İlk bir kaç gün çok zevkli sohbetler, deniz hikayeleri, içkiler, goygoylar olurken daha sonra uzayan ziyaret süresi, evdeki alışılagelmiş yalnızlığın artık kalabalık bir hal alması ile gelen zorluklar sonucu epey sıkıntılar oluyordu.

Mr. Şenol herkesi etkileyebilecek aurası, “Kaptan” olmanın verdiği karizması, “Ankara Bebesi” şirazesi ile ortamlarda ilgi odağı olmayı başarıyordu. Arkadaş ortamlarındaki etkimi azaltıyor, “Alfa Erkek” modumu düşürüyor ve “ortamların aranan siması” olmayı başarıyordu. Elbette bu beni ziyadesiyle rahatsız ediyordu. Hoşlandığım biri ile eve gideceğim Taksim gecelerinde ben yalnız taksiye binerken o hoşlandığım kişi ile benim evimde ve çoğunlukla benim yatağımda uyuyordu.

Arkadaşım olmasından mütevellit Mr. Şenol’a başlarda kızmıyordum. Senede bir de olsa 2-3 ay evimi işgal eden bu kımıl zararlısı mendeburu aslında seviyordum. Hububat zararlısı kıvamındaki Mr. Şenol özünde harika biriydi. Ben biraz fazla kıskançtım. Ya da Mr. Şenol gerçekten götün tekiydi. Yo yo değildi, şaka yapıyom.

Seneler geçtikçe Mr. Şenol sürekli zenginleşiyor, ben ise aynı yerde sayıyordum. Fakat her izin zamanında benim evimde benim hoşlaştığım kişilerle yatıyor, arkadaş gruplarımı ele geçiriyor, alemler aktıkça daha da popülerleşiyordu. Eskiden “Beyinsizin arkadaşı Mr. Şenol” derlerken birden “Mr. Şenol’un sığıntısı Beyinsiz” olmuştu cümleler. Artık yorulmuştum. Mr. Şenol gemideyken evden çıkmıyor, kimseyle görüşmüyor, az da olsa sosyal ilişki kurduğum kişilerden sürekli “Mr. Şenol ne zaman gelecek?” sorularına maruz kalıyordum. Asosyalliğin dibine vurduğum ayların sonunda Mr. Şenol’un gemiden gelmesi ile yine alemlere akabiliyordum. O gidince boşluğa düşerek intihara meyilli bir ruh haline bürünüyordum.

Yemek yemelerden kesilip bir der bir kemik kaldığım zamanlar oluyordu onun yokluğunda. Artık o geldiğinde yalnız kalmaması için başka insanlarla tanışarak ortamlar hazırlıyordum.

Fakat bir yerden sonra kafama dank etti. Artık ben Mr. Şenol için yaşayamazdım. Her şeyimi topladım, fazlalıklarımı sattım, işimden istifa ederek ani bir kararla Sivas yöresinde bir kaza olan Tokat’a yerleştim. Mr. Şenol gemiden glese de artık beni bulamazdı. Sigarayı bırakmış bir tiryaki gibi, içki içmeyen bir alkolik gibi yoksunluk çekiyordum. Tokat denen bu mezrada, pastorel yaşam süreceğimi sanmıştım ama aslında artık bir münzevi hayata mahkum edilmiş bağımlıydım aslında.

Yıllar geçti. Tokat mezrasındaki yabancılığım hiç geçmesi, İstanbul özlemim ve Mr. Şenol bağımlılığım beni bir mıknatıs gibi çekiyordu. Bir gece kanter içinde yatağımdan kalktığımı hatırlıyorum ve sonrasında Öz Tokat turizmde yarı baygın geçen 19 saatlik bir yolculuk ile sabaha karşı saat 4 de Taksim Meydanında uyandığımı hatırlıyorum.

Henüz daha kendime gelmemiştim, İstiklal caddesine doğru bakarken karşımda sürekli büyüyerek gelen sülileti görmüş ve kendimi kaybetmiştim.

Gözlerimi açtığım Taksim İlk yardım hastanesindeki yatağımın yanında elimi tutan ve “asla yalnız yürümeyeceksin” diyen sesi tanıdım.

Sanırım bazı şeyler hiç değişmiyordu.

-to be continued-

Neler Yapıyorum

Merhaba sevgili her kimsen artık;

Bugünlerde yazmaya karar verdim ama yazacak bir şey bulamıyorum. Gerçekten yazdığım tek zaman bundan 7-8 sene önceki buhranlı zamanlarıma denk geliyor, oturduğum zaman doğaçlama sayfalarca yazardım. Kurgusunu yapardım sonra, bazı yerlerini değiştirir gün ışığı camdan içeriye vurduğunda bırakır uyurdum.

Geçen gün baktım neler yazmışım diye, hepsi karamsar, bol hüzünlü, acılarla dolu şeylermiş. Okudum epey sonra da attım şömineye yaktım.

Evde bira yapmaya karar verdim ve işe koyuldum. Bir internet sitesinden bira kiti aldım, kovası, mayası, şerbetçi otu, şişe kapakları, kapaklama aleti falan filan. Bir sürü şey. Sonra bir adet kuzen ve bir adet arkadaş ile temizledik aletleri, birayı yapmaya koyulduk. Bir saat kadar sürdü ve fermente olması için bıraktık. İki hafta kadar sonra hazır hale gelince şişeledim. Yaklaşık bir hafta da öyle bekledi ve dün bir şişesini açıp tattım. Olmuş. Gerçekten olmuş. Efes pilsen tadında bira yapmayı başardım. 44 şişe biram oldu, arkadaşlara birer ikişer dağıttım ve yarın da arkadaşlarımla evde içeceğiz.

Bu arada geçen hafta sonu Niko (Fotoda görebilirsiniz) ile İzmir’e gittim. Kuzen veteriner hekim (Veteriner demeyin latince hayvan manasına geliyor kelime) ve aldı bir güzel kısırlaştırdı Niko’yu. Sürekli dışarıya gidip kan revan içinde geliyordu çiftleştikten sonra. Ama hayatı boyunca kısırlaştırılan kediler için diyet mamadan yemesi gerektiğini bilmiyordum. Vicdanım sızladı, üzüldüm. Neden yaşıyoruz ki? Ye, iç, seviş değil mi? İşte Niko artık tam bir ölü gibi. Sadece sevişemese tamam olabilir derim, çok da aramam ben de seksi ama yemek yiyemeyecek artık. Var yok diyet mama. Kimseye söylemeyin ama biraz ağladım. Sonra her Niko’ya bakışımda canım yanmaya başladı. Az önce elimdeki kuru ete geldi ama veremedim. Üzüldüm. Arkada çalan hüzünlü müzikler de etkili bu konuda elbette.

Başka neler yapıyorum… Çalışıyorum bol bol, geç kalkıyorum ama gece de çalışıyorum. Sonra başka ne yapıyorum… Bir kadın var gece gündüz onunla yazışıyorum. İyi biri. Sevdim.

Geçen hafta sonu Derin’imin doğum günü vardı İzmir’ime gittim orada onunla ve aileyle vakit geçirdim iki gün kadar. Çok güzeldi.

Başka da bi’bok yapmıyorum sanırım. Ne farkım kaldı Niko’dan?

 

Hep kedi olmak isterdim, oldum sanırım.

 

Haydi ben gidiyorum eyvUSC!

Kara “Müzik” Deniz’i”

“…Ben yazarken ağladım da sen okurken ağlama…”

Koliva, Apolas Lermi, Marsis, Karmate, Koliva ve daha bir sürü grup var, hepsi de karadeniz müziği yaparken gönüllere dokunan sözler, müzikler ile can yakan, hüzünlere sokan bir havadalar. Gençliğimdeki İsmail Türüt, Davut Güloğlu ya da çocukluğumdaki Kamil Sönmez imajlarını değiştirdiler son beş altı senede.

Fuat Saka ayrı bir parantez oldu benim için her zaman, Volkan Konak yavşaklığından uzak, diğerlerinden daha samimi ve “öteki” geldi bana hep. Bu yüzden de çok sevdim.

Yeni gruplar ile resmen Anzer, Ayder, Filiboz, Filyoz, Ovit yaylarını hissettim. Fuat Saka hep bir kavgayı anımsatırdı, yeniler ise yeşili ve aşkı, ayrılık acısını, hüznünü verdiler.

“…O beyaz gelinliği giydiğin an geber…”

Ayrılık ve hüznü abartıyorlar belki, bazen çok sokak bazen çok şiirsel ama hep sevdaya dair, kalpten gelen cümleler ile dolu. Boşverelim sözleri ezgileri bile hüzne boğuyor insanı. Hele tulum sesi…

Sadece tulumu dinlerken bile gece çöküyor güneş altında, sanki hapisane işçisi afro-amerikanların taş kırdıkları ve şarkı söyledikleri film sahneleri gibi isyan, umut, kabullenme, çaresizlik, umutsuzluk, bir sürü çelişki var.

Kemençenin o tınısı ile bazen horona durmak istiyorsun bazen de oturup ağlamak. Her müzik aletinin bir tadı vardır dinlerken belki ama tulum ve kemençe başka tadlardalar.

Şu an bir şeyler karalıyorum ve arkada rastgele karadeniz şarkıları geçiyor, çayımdan adığım yudumlar bazen boğazıma düğümleniyor bazen de hoşlandığım kadınla yazışırken birden telefonun içine girip karşı taraftan çıkıp ona sımsıkı sarılma hissi doğuruyorlar.

Ne müzik kulağım vardır ne de bir enstrüman çalabilirim ama duygularını yaşamayı, onlar gibi hissetmeyi çok iyi beceriyorum istemeden de olsa. Çok iyimserken birden unutsuz, çok mutluyken birden acılarla kıvranabiliyorum. Değişik bir şey müzik ve karadenizin birbirini tutmayan ruh hali gibi olan şarkıları olunca daha da değişik oluyor.

“Yine düştüm yollara yolun sonu gelmedi

Kaldı senden geriye iki damla gözyaşı”

Bir de şunları düşünüyorum, eskiden ya da şimdi yaylalarda yaşayan, aşkın acısını çeken ve bunları müziğe, söze döken insanların hayalleri mi yoksa yaşadıkları mı, balıkçı gencin köyün zengin adamının kızına diyemedikleri mi yoksa dedikleri mi? Fark etmez, ben de çok hayal kurarım, güzel hayallerdir bunlar hep, bazen acılarımla bile alay eder sonu hep iyi biten eski Türk filmleri gibi sonlanacaktır hikayelerim gündüz düşlerimde.

Bir ara şarkı şarkı sözleri üzerinden analizler yapmak lazım, güzel olur onların yerine koymak kendini, dinlemek arkada ve yazmak dizelerin arasında.

 

Sevgilerimle

ISRAR ETMEK VE HDP

Israr etmeyi ve bana ısrar edilmesini çok eskiden beri sevmem. Ancak ben de ısrar etmişimdir bazı konularda bazılarına. Israr ettiğin şeyi yapması ya da eğlenmesi ya da faydalanması ısrarın iyi bir şey olduğu manasına gelmez. Israr çoğu kültürde ayıplanan bir şeydir. “Bir tabak daha alır mısın?” diye yemekte sorulduğunda hayır cevabını duyunca tabağını önünden alırlar, “allaaaseeen yi, valla yi, ölümü gör yii” diyerek tabağına kepçe kepçe yemekleri boca etmezler. Israrın kötü tarafı birinin istemediği bir şeyi zorla ona yaptırmaktır, az önce söylediğim (yazdığım) gibi kişinin ısrar sonucu yaptığı eylemde eğlenmesi, faydalanması, mutlu olması bunu zoraki yaptığını değiştirmez.

Ben vakti zamanında her şey için ısrar ederdim millete, onu yap, gel iki tek atalım, valla buraya gitmemiz lazım, olm bunu mutlaka izle, la bu şarkı süper gibi gibi.

Sonra baktım ki bana yapılınca hoşuma gitmiyor, hemen verdim özeleştirimi ve bu huyumdan vazgeçtim. Ender de olsa yine yaparım ama farkedince üzülürüm.

Nasıl bağlayacağım HDP’ye bu konuyu tahmin ediyorsunuz ama yanılıyorsunuz. Sanıyorsunuz ki HDP’ye gönül/oy verenlerin yaptıkları ısrarı eleştireceğim. Çok büyük yanılgı. Israr edeceğim sizlere. Okursunuz ya da okumazsınız bilemem ama ben en samimi duygularımla yazıyorum bunları. Bazen gözümden yaşlar akacak eminim bazen güleceğim. Bakalım sizler okursanız neler diyeceksiniz.

HDP’ye oty vermeniz için ısrar ediyorum. En baştan söyleyeyim ben matematiksel hesaplar yüzünden değil ilkelerine inandığım için oy vereceğim. Siz ne için verirseniz verin ama verin lütfen.

Ben Ali İsmailler, Denizler, Şeyh Bedrettinler için vereceğim.
Ben hergün katledilen, şiddete maruz kalan, taciz/tecavüz edilen kadınlar için vereceğim.
Ben diktatörün sonunu hayattayken görebilmek için vereceğim.
Ben yüce divanda, Lahey’de, mapuslarda sürünmesini görmek için vereceğim.
Sokakta yatan, çöpte ekmek arayan, dilenen insanlar için vereceğim.
Heryerde öcü, hastalıklı görülen LGBTİliler için vereceğim.
İstediğim saatte bira alabilmek için vereceğim.
Senin, benim çocuklarımız için vereceğim.
4+4+4 ucubeliği bitsin diye vereceğim.
Din sömürüsüne karşı olduğum için vereceğim.
Yalanlarının, hırsızlıklarının, katliamlarının bitmsi için vereceğim.
Barış için, laiklik için vereceğim.
Sol için, özgürlük için vereceğim.
Türklerin, Kürtlerin, Rumların, Ermenilerin, Çerkezlerin, alevilerin, sünnilerin, yahudilerin ve daha herhangibir sebeple aşağlanan, hor görülen, ötekileştirilen herkesin hakkı için vereceğim.
Annem, babam, ablam, kuzenlerim ve dahi tüm akrabalarımın iyiliklerini onlardan daha fazla düşündüğüm için vereceğim.
Yarın sen “Atatürk” dediğin için hor görülme diye vereceğim.
Bilaller gemileri yüzdürürken sen götü boklu eski bir araba alabilmek için uğraşma diye vereceğim.
Emekçiler için vereceğim, kendileri bazen unutsa da ekmek alacak paraları olmadığı zamanlar olmasın diye vereceğim.
Banka genel müdürleri mülyonları evindeki ayakkabı kutularında saklamasın, bankalarına güvenebilsin diye vereceğim.
Roboskiler, Hataylar, Sivaslar, Maraşlar bir daha yaşanmasın diye vereceğim.
Çocuklarınız İmam Hatiplere mecbur kalmasın diye vereceğim.
Trafik ışıklarında cam silmek zorunda kalmasınlar, orda burda mendil satarak kendilerini çarçur etmesin çocuklar diye vereceğim.
Taciz/tecavüz edilen dünyanın en masum varlıkları çocuklarımız bunlara maruz kalmasınlar diye vereceğim.
Bir kişi kırk kere hacı olmasın diye vereceğim.
Ateistlik ya da senden olmayanın hor görülmediği bir gelecek için vereceğim.
Eşcinselliğin bir hastalık olmadığının anlaşılması için vereceğim.
Her türlü ayrımcılığa karşı olduğum için vereceğim.
Berkinlerin kanı yerde kalmasın diye vereceğim.
Sapına kadar müslümanım derken bakara makara diyenlerden medet umma diye vereceğim.
Çocuklarını kullanarak her türlü rüşveti alanlardan, yolsuzluk yapanlardan kurtulun diye vereceğim.
Milletin amına koyacağız diyen yandaş, şerefsiz, karaktersiz, vicdansız, allahı para olan tiplerin yok olması için vereceğim.
Siyasetin ve siyasetçinin yalancı, hırsız, zafere giden her yol mübahtır diyenlerden var olmadığını ispatlamak için vereceğim.
“Ama onlar AKP ile anlaştılar” diyenlere 8 haziranda karşılarına geçip tebessüm edebilmek için vereceğim.
Rezalar milletimizi sikmesinler diye vereceğim.
Kürtlerin köylerinin yakıldığı, asimile edildikleri, tecavüzlere uğradıkları, katledildikleri, toplu mezarlarını bile yıllar sonra buldukları zamanlara inat vereceğim.
Cumartesi anneleri için vereceğim, benim annem de potansiyel bir cumartesi annesi, tıpkı senın annenin olduğu gibi.
Sokak ortasında destan yazan(!) polisin kurşunuyla hayatını veren Ethem için vereceğim.
Bir kaç ağaç için vereceğim.
Belki inanmayacaksınız ama şiir okuduğu için hapse giren RTE için vereceğim. İfade özgürlüğü, düşünce özgürlüğü için vereceğim.
Onlar hala fark edemeseler de Mustafa Balbaylar, Tuncay Özkanlar için vereceğim.
Onurlu askerler için vereceğim, balyozlar için vereceğim.
Paralele sığınıp ondan medet uman Kılıçdaroğlu için vereceğim.
Kobane için vereceğim ben oyumu HDP’ye, orada yaşamını yitirmiş ve direnmiş her bir can için vereceğim.
Yine farkında olmasalar da işverenler için vereceğim, iktidarın şantajlarına boyun eğmesinler diye.
İnşaatta düşen asansördekiler, kömür karası gözleri toprak altında kalan madenciler için vereceğim oyumu.
Vicanımla vereceğim, yüreğimle vereceğim.
Gece Mervelerde kalmak yerine arkadaşlarıyla eğleneceğini söyleyebilecek bir nesil için vereceğim.
Emeğimin sömürülmemesi için vereceğim.
Apo için, Atatürk için, bayrak için, memleket için, yaşamım için vereceğim.
Hastane köşelerinde sürünen, ilaç alamayan, parası olmadığı için tedavi olamayanlar için vereceğim.
Sokağa taciz edilirim diye çıkamayan kadınlar için vereceğim.
Et parçası olarak görülen kadınlar için vereceğim.
Sarı sendikalara kafa tutan işçiler için vereceğim.
Kepçe ile TOMA kovalayan Davulcu Vedat için vereceğim.
Pastafaryanlığın sadece din sömürüsüne karşı parodi kalması için vereceğim.
Sokaktaki yaşam savaşı veren hayvanlar için vereceğim.
Yandaş oldukları için emekçinin parasını vermemeyi kendilerinde hak gören şerefsiz işverenlerin yok olması için vereceğim.
Sokataki Bonzainin, uyuşturucunun bitmesi için vereceğim.
Tüm dünya halklarının eşit olduğunu kanıtlayabilmek ve bunu eyleme geçirebilmek için vereceğim.
Meydanlarda küçücük çocuğunun öldürülmesi için emir veren herifin acılı bi anayı yuhalatmasını engellemek için vereceğim.
Diktatörün başkanlık hevesini yok edebilmek için vereceğim.
Kendi vatandaşlarını öldürerek, üç beş bomba atarak başka ülkeden savaş çıkarabilme ihtimalini yok etmek için vereceğim.
Umudun ezgisi Grup Yorum için vereceğim, hayatımın nefreti Serdar Ortaç için vereceğim.
Kalbimin ağrısı İlkay Akkaya için vereceğim, yüreğimin yangını aşklarım için vereceğim.
Nazım için, Ahmed Arif için, Orhan Veli için vereceğim.
Vatan haini sanılan bir yığın aydın için vereceğim.
Tutuklu hastalar, tutuksuzsuçlular için vereceğim.
Mapus damlarında büyüyen çocuklar için vereceğim.
3. köprü, 3. havaalanı, bilme kaçıncı milyonlarca ağaç yok eden projeler olmasın diye vereceğim.
Kupon arazilerin devletin tepesindeki zat-ı muhteremin tekelinden çıkması için, halk için kullanılmasından yana olduğum için vereceğim.
Peşkeş çekilen vatan toprağının bir insanın tırnağından daha değerli olmadığını ispatlamak için vereceğim.
Ve en önemlisi, benim için dünyanın en değerli varlığı olan Derin’im ve onun geleceği için vereceğim.

Ve en sevmediğim şeylerden olan ısrarı kullanacağım.

ISRAR EDİYORUM!

HDP’ye oy verin, ister matematik, ister başka bir şey için ama verin.

Ben yukarıda yazdığım her şey için oy vereceğim ve bu kadar şey için tek bir oyum var. Belki de benim oyumla özgürlüklerimiz için bir adım atacağız belki de senin vermediğin tek bir oy yüzünden karanlığa hapsolacağız.

ISRAR EDİYORUM!

Ve hatta yalvarıyorum, lütfen karanlığa hapsetmeyin koskocaman bir ülkeyi.

Hayallerim ve umutlarımla selamlarım. Tüm vicdanımla teşekkür ederim.

Saygılarımla
BOK

Kendilerine Pastafaryan diyen bazı değişik insanlar üzerine -2- (BARLEYİSTLER)

Merhaba arkadaşlar;

Bugün sizlerle geçenlerde tecrübe ettiğim bir deneyimin farklı bir uzvuna bakacağız.

Pastafaryanlar!

Gerçekten değişik insanlarmış, güzeli, çirkini, delisi, manyağı, akıllısı(!) vardı. Ancak bu sıfatlardan hiçbiri fiziksel değil. Neyse önceki yazımı okuyan milyonlarca takipçim bilirler, önyargılı girdiğim ve sevdiğim bir oluşumdu. Daha sonra aralarında kanlı ve hırslı mezhep kavgaları olduğunu fark ettim, koşarak hemen kavga alanına gittim ve yakından takip ettim. Ayırmak fıtratımda yok çünkü kesin dayak yerim. Tecrübeyle sabit. Kavga ettiklerini sandım ama gördüm ki kavga etmeye çalışırken bile güzellermiş bunlar. Aralarındaki bir kaç trol dışında pastafaryanlar iyiydi.

Gelelim Barlevi denen -ki bazıları Barleyist diyorlar- tipi bozuklara. Neden mi tipi bozuk? Neden olmasın, içimden geldi. Onların bir toplaşkasına (Mayalanma diyorlar) uğradım, kendimi tanıtmadan ama bu sefer zor oldu çünkü geçen sefer yüzden fazlaydılar burada otuz kişi kadardılar. Geçen seferkinden çok daha samimi bir ortam vardı, çoğu baskıyla dayatılan tabuları yıkmışlar, alkolik hareketin öncüleriydiler. Bir kaçıyla olayın felsefesini konuşmaya çalıştım ancak beceremedim çünkü hepsi sarhoştu. Bol bol fotoğraf çektiler, belki de bu sefer yakalanmışımdır. Olayın felsefesini özetlemeye çalışırsak; kendilerinin tanrısının USC olduğunu ancak makarna yerine biranın onlar için çok daha kutsal olduğunu söyleyebiliriz. Aslında sadece bira değil tüm içkiler sanırım. Barleyizm’in çıkış noktası da ingilizcesi arpa anlamına gelen kelimeden geliyormuş. Epey eğlenceli tipler vardı. Adlarını sordum ama hepsini unuttum sayılır. Kısaca hatırladığım özelliklerinden değerlendirmek isterim müsade ederseniz. Ne? Etmediniz mi? Sikimde değil ahahahaha!

Sonradan gelen ve herkese doğum gününü sorup burçları ile alakalı yorum yapan manyak: Tasvirde gizli

Küt saçlı ve top sakallı şebek: Çok konuşuyordu ve masa örtüsü gibi bir şey giymişti, hoş çocuktu.

Ortamın en yaşlısı ve göbekli abisi: Herkesle muhteşem samimi ve eğlenceli muahbbet ediyordu.

Sonradan gelip “Ortamın en yaşlısı ve göbekli abisi” nin kucağına oturan deli: Defalarca garsonlardan uyarı alsa da sesini kesmedi ama çok eğlenceliydi.

Top sakallı barleyist: Herkese Barleyizmin harikalığındna bahsedip, sürekli çevresindeki kızlara sarılan biriydi. O da eğelnceliydi.

Bol yağlı beli olup belini açıkta bırakan kadın: Onunla çok konuşamadım ama o da çevresine gülücükler saçan ve eğlendiren bir tipti.

Geçen soslantıda gördüğüm ve bana sarılan tatlı gay: Bu kez keyfi yerinde değildi, bir an tanıyacak beni sandım ama tanımadı.

Kel Veteriner: Birilerine mesleği yüzünden muhabbette bana gelin gibi bir şeyle söylerek dini işine alet ediyordu ama o da güzel bi adam ya.

Teknesi olan yakışıklı: Herkesle ilgilenen, çok konuşkan, güler yüzlü ve eğlenceli yaratıklardan biriydi.

Kendini peygamber sanan kız: Aslında sanmıyordu ama 13 yaşından beri pastafaryan olduğunu söyleyince cılız itirazlar olsa da kadın düşkünü bazı Barleyistler tarafından peygamber ilan edildi. O da çok neşeli ve eğlenceli bir psikopattı.

Gözlüklü ve susmayan kadın: Başka gözlüklü kadın hatırlayamadım. O da hoş bir hanımefendiydi ve o da sürekli sorular sorarak ortamı neşelendirdi. Gerçi tacizlere maruz kaldı ama memnuniyetsizlik yoktu yüzünde.

Pastafaryan olmayan mahşerin dört atlısı: biri bendim, iki kadın vardı bir de sakallı bir çocuk, onlar da eğlenceli tiplerdi.

Bora: Bak adını hatırladım birinin. Çok sessiz ve iri biriydi. Gece boyunca tuvalete kalkanın yerine kayarak ilerlenen oyunda hep masanın başındaydı.

Sonradan gelen abi ve abla: Onlar geceye güneş gibi doğdular, herkesle muhabbet ettiler, sarhoşları çektiler, güzel insanlardı bence.

Hobit: Sanırım boyndan dolayı böyle diyorlardı kendisine. Herke sonu öpüyor ve sarılıyordu. Acaip neşeli bir çocuktu.

Neyse hatırladıklarım bunlar, aralarına biraz daha sızdıkça değişik anılarla döneceğim.

Tekrar görüşene kadar muah!

Yalnızlığa Yergi

Özdemir Asaf harikalığına karşı saçmalama girişimi!

Yalanlar söylersin ama sadece kendine
yersen!
yersin!
Duyan yoktur klavye seslerini,
uzaktan gelen çocuk seslerini duyarsın ama.
Yalnızlık güzel şey be, dırdır yok.
Yok sitemler, kıskançlıklar.
Yok elini tutan sıcaklık, öpen yumuşaklık.
“Hayır istemiyorum” dersin ve haklısındır.
Ama aslında haksızsındır.
Haklanmışsındır.
1, 2, 3, 4, 5, 6.
Bugün daha az içmişim.
Yalnız olmasam daha da az olurdu şişeler.
“Amaaan be ne dyorum, ben zaten ayyaşım!”
Sakıza da gerek yok hem, ağzım koksa da olr.
Da ayrı evet ama u olmalı orada.
Yalnızlık paylaşılır be abi, aslında paylaşılmamalı ama paylaşılır.
Ya paylaşılmasaydı?
Yalnız olmak güzel ama keşke biri daha olsaydı ısıtacak.

Fidel, Ramatatha, Alfredo ve ben…

Onu ilk gördüğümde yaşadığım heyecanı anlatamam, dilim tutulmuş, yüzüne bakarken gözyaşlarımı tutamamıştım… O mütevaziliğini gösterir şekilde elimi sıkarken kafasını hafifçe öne egerek ve gülümseyerek gözlerimin içine baktı, “muços gırasyas” dedi, ben hala lal vaziyette ona hayran hayran bakarken Ramatatha beni dürttü ve kendime gelmemi sağladı… İspanyolca ona hayranlığımı dile getirmeye çalıştım ama kısıtlı ispanyolcam onun muazzam işleri ve yüreğine yetmedi… Ramatatha sözü alıp akıcı bask şivesi ile sohbeti yumuşatıp toplantı odasına geçmemizi önerdi… Ben hala hayranlığımı gizleyemeyen gözlerle ona bakarken o da yavaşça omzumu sıvazlayarak beni önden gitmem için teşvik eder bir biçimde gülümsedi… Gür sakalları arasında parlayan tebessümü ile toplantı odasına girdik… Bana neden kendisini davet ettiğimiz sordu ve ben yine kekeleyerek anlatmaya çalıştım… Konuşmamı bölerken özür diledi ve ispanyolcamın iyi olduğunu, tane tane konuştuğumu belirtti, “ben de sen gibi bir ölümlüyüm heyecanlama” diye de ekledi…

Ben planlarımızı üstünkörü anlattıktan sonra heyecanıma yenik düştüm ve kendisine olan hayranlığımı anlatmaya başladım, o yine tebessümü eksik olmayan sakallarının arasındaki ağzına bir puro yerlestirdi, klasikleşmiş şapkasını çıkarıp masaya koydu, Ramatatha çakmağını çıkarıp yaktı ve puroyu yakmaya yeltendi ama Fidel hemen kafasını hayır anlamında iki yana sallayarak reddetti… Sonra kısık sesli bir şekilde kapalı alanda içmediğini, daha sonra yakacağını söledi…

Söz Ramatatha’ya geçmiş ve devrim ile ilgili konuşmalara başlamıştık, planlarımız, projelerimiz ilgisini çekmişe benziyordu… Ben yine laf aralarına girip; “Ernesto nasıl biriydi, özlüyor musun onu” gibi sorular soruyordum, o Ramatatha’nın nefes aldığı anlarda bana cevap veriyordu… Yanında bulunan başkan yardımcısı Alfredo arada önündeki dosyalar ile ilgili bir şeyler soruyor bende cevaplıyordum… Masaya votkalar geldiğinde Ramatatha çakmağını çıkardı ve “itiraz kabul etmiyorum Fidel, yakacaksın” dedi ve Fidel in gülümsemeleri kahkahya dönüştü…

Ortam artık çok daha neşeliydi, Alferodo hariç herkes gülüyor, konuşuyordu, Alfredo sessiz bir şekilde oturuyor ve kafasıyla bazı konuları onaylamaktan başka bir şey yapmıyordu… Ben Fidel’in gerilla dönemindeki hikayelerini dinlerken Ramatatha birden ayağa kalktı ve Alfredoya dönerek “nen var kuzum?” dedi, Alfredo şaşırdı ama söze hemen Fidel girdi, “konuşmayı sevmez, o eylem adamıdır” dedi… Ramatatha yüzü kızarmış bir şekilde özür dileyerek yerine oturdu… Alfredo birden dile geldi ve Küba’nın tüm tarihi boyunca yaşadıklarını anlatmaya başladı, Fidel’in ona saygı duyduğu belliydi herhalinden, biz de artık ona başka gözle bakıyorduk…

Fidel’in biraz hava alma teklifini kabul ettik ve balkona geçtik… Şöyle bir baktı, boğaz köprüsünü göstererek “ne kadar muaazzam bir manzara” dedi… Ramattaha köprünün ve boğazın hikayelerini kah Orhan Veli şiirleri ile süsleyerek kah Nebil Özgentürk havasında kah Sunay Akın tavırlarıyla anlatmaya başladı ve sonunda boğaz ın karşı yakasını, Kadıköy’ü göstererek “devrim ana vatanı orası, her şey orada başlayacak” dedi… Artık hayran hayran baktığım kişi Fidel değil Ramatatha idi…

Fidel de hayranlığını gizlemedi ve bana dönerek “sizin gibi insanlar varken devrim asla bitmez” dedi…

Fidel otelden ayrılırken Alfredo yanıma geldi ve en kısa zamnada Havana’ya beklediklerini söyledi, ben gülümseyerek burada çok işimiz var ama mutlaka geleceğiz dedim… Ramatatha Fidele dönerek “hep beraber daha güzel günler göreceği yoldaş” dediği an Fidel kollarını iki yana açtı, ağzındaki purosunu dişleri ile tuttuğu halde Ramatatha’yı kucakladı, gözlerimden gelen yaşlara engel olamaz bir biçimde onlara bakarken Alfredo da elini omuzuma attı “tutma gözyaşlarını yoldaş, sal gitsin” diyerek ağlamaya başladı…

Fidel “gözlerindeki devrim ışığı hiç sönmesin, artık heryerde sizleri anlatacağım, dünyadaki herkes bu ışığı görmeli” diyerek beni de sıkıca kucakladı…

Arabalarına bindikten sonra Alfredo arkasına bakıp bize el salladı, Ramatatha “her şey çok güzel olacak yoldaş hem de çoook” dedi..

fidel “gözlerindeki devrim ışığı hiç sönmesin, artık heryerde sizleri anlatacağım, dünyadaki herkes bu ışığı görmeli” diyerek beni de sıkıca kucakladı…

arabalarına bindikten sonra alfredo arkasına bakıp bize elsalladı, ramatatha “her şey çok güzel olacak yoldaş hem de çoook” dedi..

Kendilerine Pastafaryan diyen bazı değişik insanlar üzerine

Arkadaşlar, ben diğer değişik insanlar üzerinde gözlem yapmayı çok severim ve şans eseri öğrendiğim bir toplantıya -ki gizli değildi- şahit oldum. Bir grup değişik insan topluluğu – ki birey birey bakınca hepsi normal- “soslantı” dedikleri bir buluşmaya imza atacaklarmış. Ve bunu daha önce defalarca yapmışar. Kendilerine pastafaryan dinine ait olduklarına dair inandırmışlar. Evet bence çok saçma ama onların inancı bu.

Pastafaryan dinini araştırdım biraz, muhteşem bir tez üzerine kurulmuş ama harika insanlardn oluşan ve de geyik ötesi bir şey. Şey diyorum çünkü adamalar/kadınlar bildiğin makarnaya tapıyorlar. Bir de biraya. Tamam bira dedin mi akan sular durur bende ve içmediğim bira çok azdır dünyada. Kafiye bile yaptım baksanıza!

Arkadaşların bu dinsel törenine katılmak istedim ancak orada olmak çok zordu. Bir davet gerkiyordu ve bu antin kuntin işlerin müdavimi bir arkadaştan rica ettim ve önce facebook grubuna dahil oldum sonra da toplantıya (soslantı) davet edildim. Sonrası ilginçti, mekana doğru yürürken – mekanı biliyordum- bir sürü ilginç tip de benimle beraber devam ediyordu, “kesinlikle bunlar o marjinal gruptan” diye düşünerek devam ettim ancak yanıldğımı az sonra anlayacaktım. Mekanın sokağına döndüğümde, kravatlı, takım elbiseli, gömlekli, düzgün yüzlü insanlar yürüyorlardı, saat sekizde başlayacak toplantıya  2010 gibi varmıştım ve biraz önceki marjinaller yoktu burada. Aslında herkes bana benziyordu, birçoğu işten çıkıp gelmiş, bir kısmı da öylesine denk gelmişer gibiydi.

Aslında biraz değişik düşünmüştüm ama öyle değildi. Mekana girdim ve kapıda bana bağırarak “adın ne, kimsein merhaba nasılsın” diye bağıran birini görünce altıma yapacaktım neredeyse, korkudan öldüm. Adımı ve soyadımı söyleyerek onun kağıda yazmasını bekledim ve sonra mekana girdim. Gerçekten beklediğim gibi değildi. Güzel şarkılar çalıyordu, arka taraflara doğru ilerledim kalabalık arasından ve aynalı bir yere geldim. Köşede zarla oynayan bir kaç kişi vardı. Barbut oynamışlığım vardı ve anlayamadım oyunu. Çok da bakmadım. Beli de pastafaryanların değişik bir ritüeliydi bu. Sorgulamadan gözleme geçmek istiyordum, sürekli kapıdan insanlar geliyordu. Köşeye sindim ve izlemeye başladım, hatta telefonum ile bir kaç fotoğraf bile çektim. Bir süre sonra bu buluşmanın bir ayin olabileceği ve bakira kadın keseceklerinden şüphelendim ama tam yanımda öpüşen, birbirlerine aşık çifti görünce fikrim değişti.

Artık mekan doldu ve şarkılar çok güzel çalıyordu, aradabir ilahileri olan şarkıyı çalıyorlardı, çok sevdim ve linkini paylaşayım sizlerle : https://www.youtube.com/watch?v=ZgvglsFRlOI

Gerçekten zararsız ve kafaları dinç insanlardı, artık ben de aralarına kayamaya başladım istemeden, korkularımı attım üstümden ve onlarla beraber dans ederken buldum kendimi. Koskoca iş adamları da vardı aralarında, kaptanlar da pilotlar da aydınlatmacılar da metalciler de ve her meslekten insanlar. Bir organizatör ile tanıştım, adı Civan idi ve gerçekten güzel bir insandı. Artık gizliliğim bitmişti ancak beni onlar içlerine almışlardı. Gizlenmeye gerek de kalmamaıştı. Tam üç çiftin dini nikahına şahit oldum, o sırada koşarak rahip (onların) ile sarılmak istedim. Çok güzel bir dini nikah kıydı, herkes “AHOY” diye bağırdı biraları kaldırarak, çok eğlendiler.

Aslında bir sürü önyargı ile gittiğim bu soslantı (toplantı) benim aydınlanmama sebep mi oluyordu? Ben yoksa bir makarna yüzünden hayatımı mı değiştirecektim? Benim hayata bakışım buradaki bir sürü güzel insanla mı değişecekti?

Bir sürü soru işareti ile kendimi dışarıya attım ve bir sigarayaktım -2 aydır içmiyordum- ve orada bir sürü insan vardı. Birden beni aralarına ladılar, benimle sobet etmeye çalıştılar ve başardılar, İran’dan gelen, Suriye’den gelen, İstanbullu, İzmirli, Dersimli (Tunceli) ve bir sürü insan bana yakın davrandı, bana içkiler getirdiler, kıvırcık uzun saçlı, dini nikah kıyan kıyab rahipleri benle konuştı, korsan şapkalı bir genç “şerefe” dedi bana gülümseyerek, bir kadın ki saçları muhteşem güzeldi içki ikram etti, bir eşcinsel -ben eşcinsellere hep mesafeliydim- bana sarıldı ve muhabbet etti. Ne olduğunu anlamadan tekrar içeriye girdim. Sakllı bir arkadaş beni gömleği ile sardı, korktum ama sonra sevgi gösterisi olduğunu anladım, herkes muhteşem bir sevgi gösterisi ile beni içine aldı. Harika bir deneyim yaşadım. Önce onlar kimler ve bak şu meczuplara diye bir yazı yazacakken birden kendimi onlardan biri gibi hissederken buldum. Gerçekten değişik bir deneyimdi. Bir sonraki buluşmalarına da gideceğim ve bu hislerimi onaylatacağım.

Sevgili arkadaşlar gerçekten neymiş bu pastafaryalar be!!

AHOY!!!

Dolmuşta aşk başkadır!

İşten çıkıp Bostancı’ya vardığımda saat 1830 civarıydı, dolmuşların kalktığı yerin karşısındaki gazete bayinden bir uykusuz aldim ve hemen eve gitmek için dolmuşa yoneldim. Dolmuşun arka dörtlüsündeki güzel kızın yanına oturdum. Bir de ne göreyim; o da uykusuz almış eline.

İkimiz aynı anda kapağa bakıyorduk. “Bu bir işaret olmalı” diye düşündüm. Kızın güzelliği piç erkeklerden hoslandığı izlenimi verdiği için hemen en arka sayfaya gectim ve Otisabi’yi okumaya başladım. O kapağı atlayıp ikinci ve üçüncü sayfalardaki siyasi karikatürler ile yazılara daldı. Kendimden utanarak ben de o sayfalara geçtim. Ne okuduğuna dikkat ederek aynı yerleri okumaya calisiyordum, vereceği tepkiler ile ayni tepkileri vererek “ortak noktamız da çokmuş bee” izlenimi vermeliydim ki ilgisini çekeyim.
Diger kızlar gibi hemen Fırat’in oldugu sayfaya geçmemesi de güzel bir şeydi benim icin. “Oy oy buldum kendime göre birini” dedim.

Onun güldüğü yerlerde gülmeye çalıştım, tebessümlerine tebessümler ile karşılık vermek için çaba sarfettim. Ben 4. sayfaya geçtiğimde o daha 2. sayfada VÖ okuyordu. Cihan Ceylan okurken gülmekten ağzımdan çikan salyaları görmediğini umarak devam ettim okumaya. O esnada kolu koluma değdi ve kaçırmadı. İşte oluyordu. Senelerdir kolu koluma değipte çekmeyen bir kız olmamıştı. “Ulan bu bir fırsat” diye düşündüm. O kadar uzun süredir karşı cinsin teni tenime değmemişti ki heycanlandım. (hemcinslerimin de değmedi hemen kötüye yormayın lan)

Acayip bir histi o an. Bir kaç dakika birbirine değdi kollarımız ve ben artık biraz ileri aşamya geçmek için kolumu aşagı yukarı hafif hafif oynatarak ilgisini çekmeye çalıştım ama oralı olmadı. Naz yapiyordu belli. Tepkisini yüz ifadesinden anlamak için camdan bakıyormuş gibi yaparak ona dogru çevirdim yüzümü. Çevirmez olaydım lan. İki saattir koluna değdiğimi sanarken çantasi ile haşır neşir oluyormuşum. Oha be oha. Bu deri çantayi da insan derisinden mi yaptılar acaba, ayni hissi veriyor ulan.

Neyse. Ayni anda Fırat’a geldik ve okumaya başladık. Çok komik olmasa da bu haftaki ben yine de güldüm. O pek beğenmedi sanırım.
Uğur Gürsoy, Umut Sarıkaya, Yiğit Özgür derken ineceğim yere gelmek üzereydik. Acele etmem gerektiğini anladım ve harekete geçmeye karar verdim. “Ne komik di mi bu adamlar ehe ehe” gibi salak bir laf ederek ona doğru baktım. “hı hı” diye kafasini salladığı esnada elektriklenmeyi hissettim. Tam o anda telefonu çaldı, kimin aradığına baktı ve “offf” çekti derinden… Bir kaç saniye açıp açmamakta tereddüt ettikten sonra açtı ve; “ya işim var gorüşemeyiiizzz” dedi kapattı. “heyt be!” dedim işte aradığım kız, hiç taviz vermiyor başka erkeklere. Lan yoksa ben de mi başka erkeğim?

Bir arkadaşı ile yaptığı telefon görüşmesinden Taksim’e gittiğini, orada arkadaşları ile buluşacagını, kız kıza eğleneceklerini anladım… Bir hamle daha yapma vakti gelmişti. “Şu faik süper di mi?” diyerek okuduğu sayfadaki Uğur Gürsoy karikatürünü gosterdim, kendimden emindim. “hı?” diye anlamsız bir ifade ile bana baktı… “Faik diyorum faik, karikatür, Uğur Gürsoy’un karakteri, komik di mi diyorum” diye hafif sesimi yükselttim çünkü motor sesinden anlamamış olabilirdi. “ya ya” diye cok içten bir cevap verdi. Ulan kız hasta oldu bana o an işte. Ben, artık son ve vurucu hamlemi yapmaya hazırlanirken güzel prensesimizin telefonu çaldi. “Alo aşkımmmmmmmm, çok özledim seniiiiiiiii, gel artık yaaaaaaaaaa” diye açtı telefonu. O an gözlerim karardı, başım dönmeye basladı. Gazi kaçmis kola hüznünü o an yaşadım işte. Artık tüm ümitlerim kırılmış ve tüm hayallerim yıkılmıştı. Eve gidip bir kaç porno cd izleyip yatma vaktiydi artık. Yine yalnız ve yine hüzünbaz sevişmelere gark olarak!

“O”

Önemli not: Yazıyı okursanız ileride anlayacağınız ama okumazsanı anlamayacağınız önemli bir nokta olarak “Cem Karaca: Sevda Kuşun Kanadında”

Huyumdur…

Ben sevmeyi pek beceremem, sevdiğim zaman bokunu çıkarır ya da bir türlü gösteremem. Ortasını bulamıyorum pek. Size anlatacağım “o” değişik biri.

Bir gün tivitır denen yerde gördüm, salladım, attım, tuttum ona. Kızdı, karşılık verdi. Sonra bir baktık kanka olmuşuz. Kankalık güzel elbette. Görüşmeler, takılmalar, alkol, arkadaşlar, onlar ve bunlar. Sonra onun özel dertleri nedeniyle uzaklaşması ile başladı aslında her şey. O gidince birden bir boşluk oluştu. O varkeni görmesem bile bir yer kaplıyormuş hayatımda. Hayallerimde, düşlerimde. Sonra bok ettiğim gibi her şeyi onun zor durumunda ona gider yaparken buldum kendimi. Bok oldu her şey yani. Zaten sıkkındı canı ve ruhu. Hayatı altüst olmuştu, kolay şeyler değildi yaşadıkları ama ben o kadar bencildim ki… O kadar bencildim işte.

Nedensiz ve gereksiz ettiğim laflar sebebiyle epeyce konuşmadık. Ben hep onu gördüm gözlerimi kapatınca. Salakça şeyler de yaptım onun bilmemesi gereken. Ona yakın olamasam da onla alakalı şeylere dahil olmaya çalıştım. Hayatıma da yansıdı bu sinir bozucu durum. Haberi olmayan birine karşı bazı şeyler hissediyordum. Yaş olmuş otuz altı (36) hala ergen beyni ile hareket ediyordum. Erkek dediğin de böyle bir şey zaten. Ergenliği zihinsel olarak ölene kadar atlatamayan bir canlı demektir. Dışarda yağan yağmur çişimi getirmişken birden bir hamle yaptım. Vatsaptan bir dikkat çekme girişimi, sonra bir iki konuşma ve ardından yine suskunluk. O ve ben uzak diyarların kavuşma ihtimali olmayan prensi ve prensesiydik. Alakası yok, salak salak yazıyorum işte. O kendince var olan, belli bir duruşu ve yaşam görüşüne haiz biri, ben ise sadece ona hayran bir salak.  Üstü başı sigara kokan, alkolsüz yaşayamayan, kalbi hep birini arayan ve yalnızlığa kendini adamış ama bundan mutsuz olan bir gerzek! Süper bir ikili olabiliriz diye düşünmem bile elflerin en güzeli ile hobbitlerin en çirkinin aşkı gibi. Filmler dışında olasılığı yok yani. O karakterlerin film ya da roman karakteri olduğuna bakmayn, gerçekte varolsalar da durum bundan başka olmazdı. Daha anlaşılır bir dille anlatırsam; o bir fabrikatör kızı ben ise bir dilencinin hırsız oğlu. Ama bu da filmlerde olası, Belki cinsiyetler farklı ama Türkan Şoray ile Ediz HUn bunu başardılar. Sadri Alışık da bu konuda skor yapanlardandır. Ama ben ne Edizim ne Hunum. Ne Sadriyim ne de Alışıkım. Yok sonıncusu olmadı. Ben alışıkım bu durumlara.

Dünyanın en güzel kızı değil benim istediğim, bana dünyanın en güzel kızı gibi görünen kızı. Ama ona ben dünyanın en yakışıklı erkeği gibi görünemiyorsam bir anlamı yok ki bu sevdanın!

Sevda demişken aklıma bir şey geldi, Cem Karaca! Sevda kuşun kanadında dediği an ben bterim, şu an açtım ve fonda çalıyor. Siz de okursanız bu yazıyı fon müziği olarak kullanın bence.

Neyse kıza gelelim tekrar. O bilmeden ben ona hayranım, o bilmeden ben ona tavım. Ben kimim ki ona layık olayım, ben neden ona kendimi yakıştırıyorum ki, ben ne ettim de onu hak edeyim ki?

Ben yine ona sürekli yavşayacağım ama ona fark ettirmeden, o Leyla ise ben Mecnun’un kankası olacağım, o Aslı olacak ben Kerem’in traş olduğu berber, o Şirin olacak ben yedi deniz ötede bir serseri.

O bunları asla bilmeyecek ben bunlarla öleceğim.

Saygılar ve sevgiler herkese, salak benden selamlar!